Bu yıl ki yaz tatilinde (Ağustos 2020) okumaya başladığım bir kitap. Zaman zaman karşıma çıkmasına rağmen hikaye veya roman okumaya ara vermiş olmamın da etkisiyle değerlendirmeye bile almamıştım.
Şahsi olarak da santranca ilgi duymam sanırım önceden beri dikkatimi çekmeme sebep olmuştu.
Gerçek ve hayal karışımı…
Belki de bir oyun, oyun tahtasının dışında kazanılıyor.
Satranç tahtası savaş alanı ama Dr. B. hiç bir zaman bu santranç tahtası ile karşılaşmadı. Czentovic; Nazi otoritesi ve pratikliğini gösteriyor gibi görünebilir ama cehalet olarak değerlendirmekte aceleci olmamak gerekiyor. Dr. B. ise; hümanizmi, insanlığın 2. Dünya Savaşında yaşadıklarını ve bunun etkileri ile uygarlığı temsil ettiğini görebiliriz.
Kitapta dikkatimi çeken alıntılar ve ifadeler:
“Bu metninde, Goethe’nin “klasik öykü kuramı”na bağlı kalan ve bu kuramın temel koşulu olan “duyulmadık bir olayın sanatsal düzlemde işlenmesi” ilkesi doğrultusunda bir anlatı mimarisi oluşturan yazar…”
“Bu gemide tamamen rastlantı sonucu karşılaşan üç kişi, yani yeni dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic, sıradan bir satranç oyuncusu olan anlatıcı ve bir zamanlar çok usta bir satranç oyuncusu olan, ama hayli zamandır satrançtan uzak kalmış bulunan Dr. B., öyküdeki “duyulmadık olay”ın aktörleridir.”
“Zweig’ın Satranç başlıklı eseri, edebiyat alanında böyle bir “entelektüel ölüm” üzerine kaleme alınmış en yetkin metinlerden biridir.”
“Mirko, bütün inatçı yaradılışlar gibi her türlü gülünç düşme duygusundan yoksundu; dünya satranç şampiyonasındaki zaferinden beri kendini dünyanın en önemli insanı sayıyordu; bütün o zeki, entelektüel, göz kamaştırıcı konuşmacıları ve yazarları kendi alanlarında yenmiş olmanın bilinci ve özellikle de onlardan daha fazla para kazandığı olgusu, başlangıçtaki kendine güvensizliğin kaskatı ve çoğu zaman herkesin gözüne sokarcasına sergilenen bir gurura dönüşmesine yol açmıştı.”
“”Böylesine boş bir kafanın bunca çabuk gelen bir ünden sarhoş olmaması düşünülebilir miydi?” diye noktaladı bana daha biraz önce Czentovic’in çocukça yetersizliğine ilişkin bazı klasik örnekler anlatmış olan arkadaşım.”
“ “Banat’tan gelme bir köylü gencin, ansızın bir tahta üstünde birkaç taşı birazcık oraya buraya oynatmakla bütün köyünün odunculuktan ve en yorucu işlerden bir yılda kazandığını bir haftada kazanması durumunda kendini beğenmişlikten başının dönmemesi diye bir şey olabilir mi?”
“Hem ayrıca, bu dünyada bir zamanlar bir Rembrandt’ın, bir Beethoven’in, bir Dante’nin, bir Napoléon’un yaşadığı hakkında en ufak bilgisi bulunmayan birinin kendini büyük bir insan sayması son derece kolay değil midir?”
“Hayatım boyunca tek bir düşünceye saplanıp kalmış, monoman insanların her türü hep dikkatimi çekmiştir, çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir; özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendilerine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.”
“Bu kurnaz köylü, uçsuz bucaksız sınırlılığının arkasında, hiçbir açık vermemek gibi büyük bir akıllılığı saklıyor ve bunu da, küçük lokallerde buluştuğu, kendi çevresinden gelme memleketlileriyle yaptıklarının dışında her türlü konuşmadan kaçınmak gibi basit bir teknik kullanarak yapıyor. Kültürlü bir insanın varlığını hissettiği yerde de salyangoz kabuğunun içine çekiliyor; bu yüzden kimse, herhangi bir zaman ondan aptalca bir söz duymuş veya bilgisizliğinin sınırsız olduğu söylenen derinliğini ölçebilmiş olmakla övünemez.”
“Bize hiçbir şey yapmadılar –sadece bizi en mutlak anlamdaki hiçliğin içerisine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz.”
“Fakat sorgu, en kötüsü değildi. En kötüsü, sorgudan sonra hiçliğime, içinde aynı masanın, aynı yatağın, aynı lavabonun, aynı duvar kâğıdının bulunduğu aynı odaya geri dönmekti. Çünkü kendimle yalnız kalır kalmaz, verebileceğim en akıllıca cevap ne olabilirdi, belki de düşüncesizce bir sözle doğmasına yol açtığım kuşkuyu ortadan kaldırabilmem için bir dahaki sefere ne demem gerekir, bunları kurgulamaya çalışıyordum.”
“…ansızın yapacak bir işim olmuştu –anlamsız, amaçsız bir iş diyebilirsiniz buna eğer isterseniz, ama yine de etrafımdaki hiçliği hiçe indirgeyen bir etkinlikti, yüz elli turnuva oyunuyla birlikte elime zamanın ve mekânın baskısına karşı mucizevi bir silah geçmişti.”
“satranç oyununun tinsel enerjileri dar sınırlarla çevrili bir alana sürgün ederek, en zorlayıcı düşünme edimlerinde bile beyni bitkin düşürecek yerde onun ataklığını ve gerilim gücünü daha da yükseltmek gibi mucizevi bir üstünlüğü vardır.”
“Bende de zamanla ilk önceleri turnuva oyunlarının salt mekanik nitelikteki tekrarlanması noktası, yerini sanatsal, zevk kaynağı bir anlayışın uyanışına bırakmaya koyuldu. Saldırının ve savunmanın inceliklerini, tuzaklarını, netlik noktalarını anlamaya başladım, ileriyi düşünmenin, bağlantılar kurmanın, doğrudan saldırıya geçmenin tekniğini kavradım ve çok kısa bir süre sonra tek tek her satranç ustasının bireysel oyun oynama biçiminden yansıyan kişisel özelliğini, tıpkı insanın bir şairin dizelerini birkaç satırla saptayabilmesi gibi,”
“Eski oyunların yerine yenilerini icat etmek zorundaydım. Kendi kendimle veya daha doğrusu kendime karşı oynamayı denemeliydim.”
“Durumumun korkunçluğu nedeniyle, bir Siyah Ben ve bir de Beyaz Ben olmak üzere, bu iki parçaya ayrılmayı en azından denemek zorundaydım, çevremi saran o korkunç hiçliğin altında ezilmemek için.”
“Karşısında kendimi savunamadığım bir saplantı içerisindeydim; sabahın köründen geceye kadar fillerden, piyonlardan, kalelerden, şahlardan, a’dan, b’den, c’den, mattan ve roktan başka bir şey düşünemez olmuştum, bütün varlığımla ve duygularımla o karelerden oluşma satranç tahtasının içine hapsolmuştum.”
“Oyundan alınan zevk bir oyun tutkusuna, oyun tutkusu bir oynama zorunluluğuna, bir maniye, çılgınca bir öfkeye dönüşmüştü; bu öfke yalnızca uyanık geçen saatlerimi değil, fakat giderek uykumu da doldurmaya başlamıştı.”
“… satranç zehirlenmesi…”
