Kitap: Körlük

2021 yaz tatilinde okumaya başladığım bir roman. Beklenmedik bir felaketin toplum, topluluk, insanlar ve insan hatta insanın kendi içindeki karanlıklara bir yolculuk…

Körlük bir kişiden başlayan ve önce küçük bir grup daha sonra da daha geniş kitlelere yayılma etkileri benzer olsa da farklıdır.

Beklenilmeyen bir felakete karşın insan ne yapabilir ki!?

Hayata dair en temel gereksinimler belirlenerek gerekli operasyonel süreçler tesis edilmesi gerektiğini farketmeliyiz.

Sanırım roman, detaylar ve olayların farklı boyutlarını anlatması ile etkisini sanki saçaklı bir kök salması gibi zihnimize kök salan bir özellik gösteriyor.

Kitaptan bazı notlar:

-Daha şimdiden arabalarından fırlayan birçok sürücü, arızalı arabayı trafiği aksatmayacak bir yere kadar itmeye hazır, arabanın kapalı camlarına vuruyorlar, içerdeki adam başını onlara çeviriyor, önce bir yana, sonra öteki yana, bağırarak bir şeyler söylediğini görüyorlar ve ağız hareketlerinden, bir sözcüğü durmadan yinelediği anlaşılıyor, hayır, bir değil iki sözcüğü, evet, bunu zaten, içlerinden biri kapıyı açmayı başardığında anlayacaklar, Kör oldum.

-Aşağıda, evin girişinde, kadın otomatı yaktı ve adamın kulağına fısıldadı, Beni burada bekle, komşulardan biri gelecek olursa, onunla doğal bir şekilde konuş, beni beklediğini söyle, ilk bakışta kimse senin kör olduğunu anlayamaz, bu davranışın bizi, başımıza gelen felaket hakkında bir de başkalarına dert anlatmaktan kurtarır,

-Sonuçta, kör bir adama önce yardım edip sonra arabasını çalmak ile şımarık bir ihtiyarla ilgilenirken, lafı ağzının içinde geveleyip onun mirasına göz dikmek arasında çok da büyük bir fark yoktur.

-Göz doktorunun durumu biraz farklı oldu, bu yalnızca onun kör olduğu sırada evde bulunmasından değil, doktor oluşundan dolayı, bir bedenleri olduğunun yalnızca bir yerlerine bir şey olduğunda farkına varan öteki insanların tersine, başına gelen bu durum yüzünden kendini hemen ve bütünüyle umutsuzluğa teslim etmeye niyetli olmamasından kaynaklanıyordu.

-Demek istiyordum ki, söz konusu karantina kırk gün sürebileceği gibi, kırk hafta, kırk ay, hatta kırk yıl da sürebilir, yapılması gerekli olan, bu kişilerin kapatıldıkları yerden dışarı çıkmamaları, Şimdi karar vermemiz gereken şey, bu insanları nereye toplayacağımız, dedi, çok ivedi olarak kurulan ve görevi hastaları taşımak, öteki insanlardan ayrık tutmak ve beslenmelerini sağlamak olan lojistik ve güvenlik komisyonu başkanı, Şu anda elimizde hangi olanaklar var, diye sordu bakan, Elimizde boş, başka bir amaç için kullanılmayı bekleyen bir akıl hastanesi, son zamanlarda ordunun yeniden yapılandırılması dolayısıyla artık bir işe yaramayan askerî tesisler, yapımı neredeyse bitmek üzere olan bir sanayi fuarı, ayrıca, nedenini bir türlü kendime açıklayamadığım, iflas halinde bir süpermarket var. Size göre, bizim gereksemelerimizi bu mekânların hangisi en iyi biçimde karşılayabilir, Güvenliği en çok kışla sağlayabilir, Elbette, Ama küçük bir sakıncası var, çok büyük bir mekân, oraya kapattığımız insanların gözetimi hem zor hem de külfetli olur, Anlıyorum, Süpermarkete gelince, bu konuda olasılıkla birçok hukuksal engelle karşılaşabiliriz, karşımızdakilerin bazı yasal haklarını göz önüne almamız gerekir, Peki, ya fuar alanı, Fuar alanını, sayın bakanım, düşünmesek daha iyi ederiz, Neden, Sanayiciler buna kesinlikle karşı çıkacaklardır, o alana milyonlar yatırıldı, Bu durumda, geriye akıl hastanesi kalıyor, Evet, sayın bakanım, akıl hastanesi, Eh, öyleyse akıl hastanesini kullanalım

-O sırada, dürüst insanlar çaresiz olarak çok daha azıyla yetinirken, hatta o kadarını bile bulamazken, yemek hırsızları eski ve sıvaları dökük binanın gözden ırak bir yerinde, sütlü kahve –elbette soğuk–, galeta ve üzerine margarin sürülmüş ekmekten oluşan, böylelikle de beklenmedik biçimde zenginleşmiş kahvaltıyı ikişer üçer porsiyon olarak tıkınıyorlardı.

-Aynı gün akşama doğru Savunma Bakanlığı Sağlık Bakanlığı’na telefon etti, Haberi duydunuz mu, size sözünü ettiğim albay kör oldu, Şimdi ne düşünüyor peki, Düşündü bile, bir kurşunla beynini dağıttı, Söylenecek bir şey yok, davranışı çok tutarlı, Ordu herkese örnek olmaya her zaman hazırdır.

-Bu kadar çok sayıda körün gelmesi, bir avantajı da beraberinde getirmiş görünüyordu. İyi düşünülecek olursa, aslında iki avantaj söz konusuydu, bunlardan ilki, deyim yerindeyse psikolojikti

…İkinci avantaja gelince, doğrudan ve yaşamsal olarak pratik ağırlıklıydı, çünkü sayılarının az olması dolayısıyla yumuşak başlı davranmaya eğilimli, zaman zaman meydana gelen aksaklıklar yüzünden yiyeceksiz kalmaya ya da gecikmelere ses çıkarmayan yaklaşık otuz beş kişiye yiyecek sağlarken, aynı hizmeti birdenbire, huyu suyu, kökeni ve karakteri birbirinden çok farklı iki yüz kırk kişiye birden vermek durumunda kalan sivil ve askerî otoriteler işin önemini ve sorumluluğunu çok iyi kavramıştı.

-Kim ne derse desin, on kişiye yetecek yiyeceği otuz kişiye dağıtmak ile iki yüz kırk kişiye yetecek yiyeceği iki yüz altmış kişiye dağıtmanın aynı şey olmadığını da kabul etmek gerekir. Arada çok az fark olduğunu söyleyeceksiniz.

-…evet, o bize bunları aktarmamış olsaydı, o olağanüstü olayları hiç mi hiç bilemeyecektik, oysa herkes bilir ki, ne tür olursa olsun bir olayın betimlenmesi, can alıcı ve uygun terimlerin kullanılmasıyla önem kazanır.

-…ama dünya öyle kurulmuştu ki, gerçeğin ortaya çıkması için çoğu kez önce yalanlarla maskelenmesi gerekiyordu.

-Her şeye karşın, kusursuz eğitim almış insanlara ne kadar az rastlandığını bilerek, ayrıca, utanma duygusuna en çok sahip olanların bile ufak tefek kusurları bulunabileceğini de teslim ederek, burada ilk karantinaya alınan körlerin, insanoğlunun doğasındaki dışkılama gerçeğinin onun sırtına zorunlu olarak yüklediği haçı bilinçli ya da bilinçsiz, yine de onurla taşıdıklarını kabul etmemiz gerekir.

-Bu körler de amma şanslı ha, Tanrı onlara yazı yazabilen, ayrıca rehberlik de edebilecek bir kör göndermiş, çünkü körlere özgü eğitim almış bir kör bambaşka biridir, değerine paha biçilmez.

-Kör muhasebeci bunun üzerine, giriştiği kardeşlik jestini, onu binanın bu kanadındakilere yardım etmeye iten özveri dolu atılımı sürdürmekten vazgeçerek, yapacağı en iyi şeyin, henüz vakit varken sol taraftaki üçüncü koğuşa geri dönmek olduğuna karar verdi, çünkü vicdanı o vicdansız körlerin yaptığı haksızlıklar karşısında haklı olarak sızlasa da orada en azından aç kalmayacaktı.

-Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz, bu gerçeği hiç unutmamak gerekir. Krallık asasını şu anda muhasebeci körün taşıdığı bir gerçek, ama insanın dilinin ucuna, ölmüş, koğuşa gömülmüş ama gerektiği gibi değil, ancak üç karış derine gömülebilmiş olan kralın varlığını herkese hâlâ duyurmakta olduğunu, hatta çevreye leş gibi bir koku yaydığından, fazlasıyla duyurmakta olduğunu söylemek geliyor.

-Ne mutlu ki, mutlulukların felaket getirdiğinden pek söz edilmese de felaketlerin mutlu sonuçlar doğurmasına sık rastlanıyor, insanlık tarihi bunu kanıtlıyor, dünyamızın böyle çelişkileri var işte ve bazı çelişkiler üzerinde daha fazla duruluyor, bizi ilgilendiren durumdaysa tersine, koğuşların tek bir kapısının bulunması bir mutluluk oldu, çünkü bu sayede, vicdansızları yakıp kül eden ateş öteki yerlere çok geç sıçradı, karışıklık ciddi boyutlara ulaşmazsa, daha fazla insan kaybetmenin acısını belki yaşamayacağız.

-Ve öyle görünüyor ki, körlüğümüzü geçirecek bir ilacın bulunduğuna inanan kişi içimizdeki en mutlu kişi.

Yorum bırakın