Demirel (Tanıl Bora)

-Süleyman Demirel, Türk sağının açıortayıdır.

-Tamamen ilkesiz fırsatçılık demek olan oportünizm, hedeflerini imkanlara ve koşullara uyarlama ve o koşullardan öğrenmeye hazır olma anlamındaki pragmatizm­ le aynı şey değildir. Demirel, acar bir fırsatçıydı ve tutarsızlığa hazırdı, fakat bu­ nu ne-olursa-olsun-iktidar oportünizmiyle değil, siyasal hedefini gerçekleş­tirme iradesine bağlı bir pragmatizmle yapıyordu.

-Pragmatizmin Osmanlı devletlü dilindeki karşılığı, “halin icabı”dır.

-“Biz mesut bir Anadolu ai­ lesi idik. Hayatı ciddiye almış, hayat mücadelesini hiçbir zaman şikayet ko­ nusu yapmamış… hakka, hukuka riayetkar, toplumdan rahatsız olmamış, toplumu rahatsız etmemiş bir aile idik. “

-“Anadolu, kendi içine kapalı birçok Türkiye’den ibaretti.”

-“İnsanlar, devleti ancak vergi verirken, as­ker verirken bilirlerdi. Devlet onlara bir şey veren bir devlet değildi, alan bir devletti. (. .. ) Devlet, hizmet devleti değildi.”

-1930’ların mahrumiyetini uzun anlattığı yerde -1980’lerin ortaları-, tesli­ miyetçi-kaderciliğe karşı siyasi irade görevi de çıkartmayı ihmal etmez De­ mirel: “Bu sabır değildi. Sabır, vakti saati bilmektir. Tevekkülde teslimiyet değil rıza vardır. Bu, kaderi yanlış bilmektir. Vatandaşımız tarafından kaderi­ nin yanlış bilinmesi, önemli olan budur. Bu kader senin değildir arkadaş, di­ ye anlatmaktır asıl görev.” İnşa ettiği siyasi söylemin subasmanı, işte burası.

-Müstakbel kayınbiraderi Ali Şener, birlikte western filmleri izlerlerken, Demirel’in daha çok filmdeki doğa güzelliklerine takıldığını hatırlar.

-“Biz ekeriz, aylarca bekleriz. Ektiğimiz ağustosun ortasında hasada gelir. Çuku­rova’da daha erkendir, haziranda. Biz on ay bekleriz. Ertesi gün neticesini al­mak gibi bir derdimiz yoktur. Bırakıp bir yere gitmeyiz.”

-“Ben çatlamış toprakla mavi göğün arasında yaşayan insanlar­ danım. Bu insanların ıstırabını yaşamışım, onlardan biriyim. Ekini tarlasın­ da kuruyan o adam kışın açtır; kendisi de açtır, hayvanı da açtır… İşte, böy­ le içine dönük bir ıstırap…” “Benim hayatıma yön veren, gökkubbe ile çatla­ mış toprak arasındaki insanların dramıdır. Onları tabiatın zulmünden kur­ tarmak için bir şey yapabilir miyim?”

-“Benim hatırımdan hiç çıkmayan bir olay, kuruyan başak olayıdır. Benim doğup büyüdüğüm lsparta’nın ls­ lamköy’ünde, Toros dağlarının arasında küçücük bir ovamız vardır, bu ova baharda yemyeşildir. Yeşil ümittir; halk bütün kış o yeşili bekler; mahsul­ ler olsun, harman zamanı gelsin mahsulünü kaldırsın. Kaldıracağı mahsu­ lün yekunu da ancak o günün şartları içerisinde kendi yiyeceğine, tohumu­ na, hayvanlarına yedireceğine yeter. İşte birkaç kuruş da çoluğuna çocuğu­ na sarf etmeye yeter, belki oğlunu evlendirmeye, kızını gelin etmeye, çocu­ ğunu sünnet ettirmeye yeter; ondan sonra gelecek seneye daralacaktır. Eğer mahsul olmazsa, o zaman gerçekten hali perişandır; onu ben size tasvir ede­ mem, anlatamam. Onun içinde ben yaşadım. Yani beni mühendisliğe iten, su mühendisliğine iten, arkasından siyasete iten olayın kökünde kuruyan başak vardır.”

-genel olarak, çare aramada hüner kazanma demek olacaktı onun için mühendislik.

-1980’lerin ba­ şında bir söyleşide, bu epistemolojik ilkeyi, daha açıkça Batı-Doğu farkına oturtacak: “Batı, sebepten neticeye gider. Yani sebepleri alır, tahlil eder, ter­ kip eder, neticeyi oradan çıkarır. Doğu, neticeyi farz eder, ona sebep arar.”29 İhtimal ki, 1970’lerde bu kadar ‘Batıcı’ görünmek istemezdi…

-Kamu görevlisi demek, aydın demektir yani. Amme hizmet­ çisi-aydının görevini, insanları “toprağına daha şevkle bağlı, güler yüzlü ve mesut, kaderin haşin pençesi yerine tabiatın ve hayatın güzelliğinin keyfi­ ni çıkaran insanlar” haline getirmek, diye tanımlar. Başka bir yerde, “muhi­ ti içinde kaybolmayan ve fakat arzu ettiği muhiti yapan Türk aydını” olarak kamu hizmetkarını, “bu güzel memleketin cennete çevrilmesinin en büyük teminatı… bu ülkenin fatihi” diye tanımlar.

-D51 Bülteni’nin 18. sayısındaki yazısında, memurları, “masasının üzerine gelen her kağıt, cansız bir eşya de­ ğildir,” diye uyarır. Her kağıtta, insanların “heyecanı, asırlık ıstırabı, derdi, kederi, meselesi” mevcut olabilir; “binaealeyh, evraka bir kağıt parçası ha­ linde değil, bir insan kütlesi şeklinde muamele edilmesi yerinde olur.”

-“Halkın lisanı ile teknisyenin lisanı birbirinden fark­ lıdır. İşte halk mümessillerinin vazifesi, bu lisan farkını izale edecek köprü­ yü teşkil etmektir.”

-“Bilirsiniz ki, biz böyle beynelmilel toplantılara gayet hazırlıksız gideriz. Lisan kifayetsizlikleri, kendimize has ağırlık ve utangaç­ lık inzimam eder. Ağzımızı açmadan bırakır geliriz.” Oysa, “Başkalarından ilham alarak yapabilecek, başkalarına verebilecek çok şeylerimiz var”dır.

-“Yapınız. Bü­ yük yapınız. Yaptığınız konuşur. Onun sesi çıkar. Yapmadığınız konuşmaz, kimse neden yapmadığınızla ilgili değildir. Yaptığımızla ilgilidir.”

-Eninde sonunda, “eğer çölde zayi olmazlarsa, mutlaka um­ mana” erişeceklerdir. “Aslında nehirler yaşayan bilmecelerdir,” diye özetler nehirlerin gizemini: “Ne gün ne yapacağı, nasıl hareket edeceği, ne verece­ ği ne alacağı belli olmaz . “

-1966 Haziran’ında Keban Barajı’nın temeli atı­ lırken onun şerefine imal edilen slogan ne der? “Bir Süleyman [Şah]’ı Fırat boğdu/ Bir Süleyman geldi Fırat’ı boğdu.”

Yorum bırakın