Foucault’nun Sarkacı (Umberto Eco tarafından yazılmış) bir entelektüel gerilim romanıdır. Roman, esrarengiz bir komplo teorisinin içine çekilen üç editörün hikayesini anlatır. Bu karakterler, dünyayı yönetmekle suçlanan gizli tarikatlar ve tarihsel mitler üzerine bir kurgu yaratırlar. Ancak bu kurgusal oyun, gerçek dünyada tehlikeli sonuçlar doğurur. Kitap, semboller, ezoterizm, komplo teorileri ve hakikat arayışı gibi temaları işler. Felsefi derinliği ile gerçek ve kurgu arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.
Bazı Önemli Noktalar:
-Kabalacı evren kuramının bir eğretilemesi (metaforu) olarak değerlendirilebilir.
-‘Foucault Sarkacı’ ritm bakımından tam anlamıyla başarılı bir yapıt olarak değerlendirilebilir.
-Eco’ya göre, uyum, soluğun uzunluğunda değil, soluk alışın düzenliliğindedir.
-Bu yapıtı yalnızca sizler için, öğretinin ve bilgeliğin çocukları için yazdık. Kitabı inceleyin; birçok yerlere dağıtıp topladığımız anlama uygun olarak kavrayın onu; bir yerde gizlediğimizi bir başka yerde açığa vurduk; bilgeliğinizle anlayabilesiniz diye.
-İnsan bir sonsuzdan başka bir sonsuza doğru kaçarak kurtulamaz, dedim kendi kendime; farklı olana rastlayabilme kuruntusuna kapılarak, özdeş olanın açıklamasından kaçılmaz.
-Hadi, cesaret, dedim kendi kendime, artık Bilgelik’i düşünme, Bilim’den medet um.
-Bir teknoloji müzesindeyim, diyordum kendi kendime; hiçbir karanlık yanı yok bunun, belki biraz donuk, ama zararsız bir ölüler ülkesi.
-Anahtarı olmadan Filozofların Gül Bahçesi’ne girmeye çalışan kişi, ayakları olmadan yürümeye kalkan birine benzer.
-Arap Ortaçağından, El Hazan’dan beri biliyoruz aynaların tüm büyülerini. Bir aynanın yüzeyini bükmenin, insanı kuruntulara salmaya yeterli olduğunu doğrulamak için Ansiklopedi’ye, Aydınlanma’ya, Devrim’e değer miydi?
-Yirmi iki esas harfi yazdı, onlara biçim verdi, katışımlarını yaptı, ölçüp biçti, devşirdi; onlarla tüm yaratıkları ve gelecekte biçimlendirilecek her şeyi biçimlendirdi.
(Sefer Yesirah, 2.2)
-Yüzyıllar boyunca kitabın harfleri devşirilerek, günün birinde ilk Tevrat’a varılabilir: Ama önemli olan sonuç değildir, süreçtir. Yakarının, kutsal kitabın değirmenini sonsuza dek döndürmek, gerçeği azar azar ortaya çıkarmaktır. Bu makine sana gerçeği hemen söylerse, tanıyamazsın onu, çünkü yüreğin uzun bir sorgulamayla arınmamıştır. Üstelik de bir büroda!
-Kitap, yıkık dökük bir getto kulübesinde mırıldanılmalıdır; orada gün gün eğilmeyi, kollarını kalçalarına sımsıkı yapıştırmayı öğrenirsin, Kitap’ı tutan elinle, sayfaları çeviren elin arasında hemen hemen hiç boşluk olmamalı, parmaklarını ıslatman gerektiğinde, onları dikey olarak dudaklarına götürmelisin, mayasız ekmek ısırıyormuşsun gibi, yere tek bir kırıntı düşürmemeye dikkat ederek. Sözcük çok yavaş yavaş yenir, ancak dilinin üstünde erimeye bırakırsan dağıtıp yeniden birleştirebilirsin onu. Kaftanına salya akıtmamaya da dikkat etmelisin; çünkü tek bir harf bile yitecek olursa, seni bir üst sefiraha bağlayacak iplik kopar.
-Her harfin, bütünün parçalarından birine bağlı olduğunu, gücünü bilmeden bir sessizin yerini değiştirirsen, eklemlerinden birinin konumunu ya da yapısını değiştireceğini, böylece tensel varlığını ömür boyu, tinsel varlığını ise sonsuza dek, bir canavar gibi çarpılmış bulacağını bilmiyorlardı. Tıpkı senin bilmediğin -senin makinenin de bilmediği- gibi.
-Zarif, ama yanlış bir varsayıma saplanıp kalmıştım.
-Dünyanın sonundan çok şey beklemeyin.
-Babalarımızın bizi eğitme kaygısı duymadıkları boş zamanlarında bize öğrettikleri neyse, o olduğumuza inanıyorum. Bilgi kırıntılarıyla oluşur insan.
-Kendi özel boşluğunda kaldığın sürece, Bir’le uyum içinde olduğunu düşünebilirsin, ama bir kez kili eline alınca -elektronik de olsa- bir Demiurgos olmuşsundur artık; bir dünya kurmaya kalkışan kişi, daha başından yanlışlığa, kötülüğe bulaşmıştır.
-Aşk nesnesi
-Dünyada dört çeşit insan vardır: alıklar, budalalar, aptallar, deliler. Her birimiz zaman zaman alık, budala, aptal ya da deliyizdir. Diyebiliriz ki, normal insan, bütün bu öğeleri, bu dört ideal tipi ölçülü bir biçimde karıştıran kişidir.
Dâhi, bir öğeyi, ötekilerle besleyerek, baş döndürücü bir biçimde kullanan kişidir.
Alık konuşmaz bile, ağzından salyalar akar, spastiktir. Dondurmasını alnına yapıştırır, eşgüdümü yetersiz olduğundan.
Budala olmak daha karmaşıktır. Bir toplumsal davranış biçimidir bu. Budala her zaman bardağın dışından konuşur.
En iyileri diplomat olurlar. Potları başkaları kırdığı zaman bardağın dışından konuşur, konuyu saptırırlar. Ama budalalar da ilgilendirmez bizi; hiçbir zaman yaratıcı değildirler, yalnızca aktarırlar.
Aptal alabildiğine sinsidir. Budalayı hemen tanırsınız (alığın sözü bile edilmez), oysa aptal hemen hemen sizin benim gibi akıl yürütür; arada çok küçük bir ayrım vardır.
-Deli hemen anlaşılır. Hile bilmeyen bir aptaldır o. Aptal, savını kanıtlamaya çalışır, çarpık bir mantığı vardır, ama ne de olsa bir mantığı vardır. Oysa delinin mantıkla işi yoktur; kısa yoldan gider. Onun için her şey, her şeyi kanıtlar. Delinin bir saplantısı vardır, bunu doğrulamak için her şeyden yararlanır. Kanıtlamakta hiçbir sınır tanımayışından, esin pırıltılarından yararlanmasından tanırsınız deliyi. Size garip gelecek ama, bir deli önünde sonunda Tapınakçılar’ı atar ortaya.”
-amacı öğrencilere anlamsızlık duygusunu aşılamak.
-Önceki akşam da periskopun içinde, en korkunç bilmecelerin çılgınlığa bürünen bilmeceler olduğunu düşünüyordum. Oysa şimdi, dünyanın zararsız bir bilmece olduğunu, ardında bir gerçek varmış gibi onu açıklamaya kalkışma çılgınlığımızın onu korkunçlaştırdığına inanıyorum.
-Sözlerine ara verdi. Ağzının içine baktırmak istiyordu bizi. Biz de bakıyorduk.
-Yavaş yavaş karşı çıkma duygumu yitirdim. Tıpkı, bu yüzlerce yıllık başıboş melezleşme ülkesinde, değişik ırkları birbirinden ayırma çabasından yavaş yavaş vazgeçişim gibi.
-Kendimi benzerlik duygusuyla oyalamaya bırakışım da o gün başladı: her şey gizemli bir biçimde her şeye benzeyebilirdi.
-Avrupa’ya döndüğüm zaman bu fizikötesini mekaniğe dönüştürdüm. Böylece de, şimdi içinde bulunduğum tuzağa düştüm.
-Gerçeklik düşten daha iyidir. Bir şey gerçekse gerçektir, senin yapabileceğin hiçbir şey yoktur.
-Gerçeğin kurmacayı yalnızca aşması değil, ondan önce gelmesi, daha doğrusu, kurmacanın yaratacağı zararları gidermek için, onun önünde koşması olası mıdır?
-Kargaşa mı? Umarım, güzel bayan, sezgileri güçlü biri olmanıza karşın, aşırı duyarlı değilsinizdir. Güzelliğin zekâyla birleşmesi olağanüstü bir niteliktir, ama ne aradığını, ne bulacağını bilmeden belli yerlere giden birisi için tehlikeli olabilir…
-senkretizm, bütün dinlerin, bütün bilgilerin, bütün felsefelerin içinden geçen, onları besleyen biricik Gelenek’in tanınmasıdır. Bilge insan ayrım gözetmeyen insandır; nereden gelirse gelsin, ışık zerreciklerini bir araya getiren insandır… Bu yüzden de, bu köleler ya da kölelerin soyundan gelenler, Sorbon’daki etnologlardan daha bilgedirler. Hiç olmazsa siz beni anlıyorsunuz, değil mi,
-İnsanın güzelliği yüceltmek uğruna lânetlenmeyi göze aldığı bir çağdan geliyorum ben.
-Bu akşam dans edeceklerin söyleyecekleri bütün ilahilerin, bütün büyülü adların anlamını bildiklerini mi sanıyorsunuz? İyi ki bilmiyorlar; bilinmeyen bir ad, bir soluk alma alıştırması, gizemsel bir seslendirmedir çünkü.
-O dönemde dünya olağanüstü denklikler, ince benzerliklerde doluydu; bunların içine işlemenin -onların da bizim içimize işlemesinin- biricik yolu, düşler, kehanetler ve büyüydü. Bunlar bize, doğayı, doğanın güçlerini, benzerin karşısına benzeri koyarak etkileme olanağı verir.
-Bilgi, kaçıcı, uçucu bir şeydir, ölçüye sığmaz. O dönemde, en üstün tanrının Hermes olmasının nedeni buydu. Her türlü hile hurdanın yaratıcısı, kavşakların, hırsızların tanrısı. Ama yazıyı bulan da oydu; kaçınmanın, uyuşmazlığın sanatı, bizi bütün sınırların ötesine götüren bir ulaşım aracı olan yazıyı: orada, ufukta, her şey birbirine karışır, vinçler taşları kaldırır, silahlar yaşamı ölüme dönüştürür, su tulumbaları ağır cisimlerin yüzmesini sağlar, felsefe göz boyar, kandırır… Peki, Hermes’in bugün nerede olduğunu biliyor musunuz? Burada, içeri girerken kapıda gördünüz onu. Ona Exû diyorlar, tanrıların habercisi, arabulucu tüccar, iyi ile kötünün arasındaki ayrımdan habersiz.
-Sevgili dostum, az önce bir cidevant’mışım gibi bakıyordunuz bana. Hangimiz geçmişte yaşıyoruz? Emekçi ve sanayi çağının yılgılarını bu ülkeye armağan etmek isteyen siz mi, yoksa zavallı Avrupa’mızın, kölelerin çocuklarının doğallığına ve inancına yeniden kavuşmalarını isteyen ben mi?”
-“Peki, bu orixa’lar insan mı, yoksa güç mü?” diye sordum. Mae-de-santo onların hiç kuşkusuz birer güç olduklarını söyledi: su, rüzgâr, yapraklar, gökkuşağı. Ama sıradan insanların onları savaşçı, kadın ya da Katolik Kilisesi’nin ermişleri gibi görmelerine nasıl engel olunabiliyordu? “Siz de bakireler biçiminde bir kozmik güce tapmıyor musunuz?” diye yanıtladı. Önemli olan güce saygı göstermektir. Gücün görünüşü her insanın anlama yeteneğine uygun olmalıdır.”
-Gül-Haçlar’ın ilk yıllarda yazdıkları, gerçeğe susamış dünyayı aydınlatabilirdi.”
“Ne yazmışlardı?”
“İşin püf noktası burada işte; manifesto bunu söylemiyor, insanın ağzını sulandırıp bırakıyor. Çok önemli bir şeydi bu; öylesine önemli ki, bir giz olarak kalmalıydı.”
-O zaman Descartes ne yapıyor? Ortalarda görünüyor, gidebileceği her yere gidiyordu. Herkes onu gördüğüne, bu da yadsınamayacağına göre, Gül-Haç olamazdı. Olsaydı, görünmez olurdu çünkü.
-Gül-Haçlar, var olmadıkları olgusundan yararlanarak, dört bir yanda var oluyorlar.”
“Tıpkı Tanrı gibi.”
-bu yapıt çok eski bir bilgelik ürünü olmalıydı; Mısırlılardan da eski, Musa’dan bile eski. Çünkü, sonradan Platon ile İsa tarafından dile getirilecek olan düşünceleri kapsıyordu.
-Yanlış olan da, ‘bu nokta’ kavramı işte. Noktalar, bir şeyin nereden nereye gittiğini saptamak için, Parmenides’ten bu yana bilimin varsaydığı bir şeydir. Aslında hiçbir şey devinmez, tek bir nokta vardır: aynı anda bütün öteki noktaların türedikleri nokta. On dokuzuncu yüzyıl gizlicilerinin saflığı, çağımızdaki gizliciler gibi, bir şeyin gerçekliğini, bilimsel yalanın yöntemleriyle kanıtlamaya çalışmalarıdır. Zamanın mantığına göre değil, Gelenek’in mantığına göre düşünmelidir. Bütün zamanlar birbirlerini simgelerler, bundan ötürü de, Gül-Haçlar’ın görünmez Tapınak’ı şimdi de vardır, her zaman da var olmuştur; tarihin -sizin tarihinizin- akışından bağımsız olarak. Son açınlamanın zamanı, saatlerin gösterdiği zaman değildir. Bağları, ‘gizli tarih’in zamanına kök salmıştır; orada bilimin önceleriyle sonralarının pek az önemi vardır.”
-“Sonuç olarak -beylik bir soru soruyorsam bağışlayın- Gül-Haçlar var mı, yok mu?”
“Var olmak ne demektir?”
“Siz söyleyin.”
“Büyük Beyaz Kardeşlik -dilerseniz Gül-Haç deyin, dilerseniz, geçici olarak Tapınakçılar’da cisimleşen tinsel şövalyeler deyin- az sayıda, çok az sayıda seçkin bilgeler topluluğudur; bunlar öncesiz-sonrasız bilginin çekirdeğini korumak için insanlık tarihi içinde dolaşırlar. Tarih rastgele gelişmez. Gözünden hiçbir şey kaçmayan Dünya Üstatları’nın yapıtıdır tarih. Doğal olarak, Dünya Üstatları giz aracılığıyla korurlar kendilerini. Bu yüzden, kendisinin Üstat ya da Gül-Haç ya da Tapınakçı olduğunu söyleyen birine ne zaman rastlarsanız, bu kimse yalan söyleyecektir. Onları başka yerde aramak gerekir.”
“Sonsuza dek böyle sürüp gider mi bu?”
“Tastamam böyle. Üstatların kurnazlığını gösterir bu.”
“Peki ama, insanların neyi bilmelerini istiyorlar?”
“Yalnızca bir gizin varolduğunu. Yoksa, her şey göründüğü gibi olsaydı, yaşamanın ne anlamı olurdu?”
“Peki, nedir bu giz?”
“Açıklanan dinlerin açıklayamadıkları şey. Giz bunların ötesindedir.”
–
